|
Yasal Uyarı: Bu site sağlık profesyonelleri için hazırlanmıştır.
Kaynak gösterilmek ve
yazarın ismi belirtilmek şartıyla alıntı yapılabilir.
Yazıların bilimsel ve
hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.
|
|
|
|
|
|
|
|
Hayatın
Rıhtımında
Dr. Mehmet Uhri |
İlerlemiş
yaşına, kır saçlarına ve göz kenarlarındaki derin çizgilere rağmen
hastanenin hızlı temposuna sızlanmadan ayak uyduruyordu doktor ağabeyimiz.
Hastanenin en yaşlı hekimiydi. Hepimizin ağabeyiydi. Hastaları ile bir
arada olmaktan memnun olduğu gibi çoğu hastası da ondan memnundu. Onun
nöbetçi olduğu günleri nöbet listesinden takip edip gecenin bir saati acil
serviste muayeneye gelen müdavimleri bile vardı. Acil servisin o yoğunluğu
arasında, aciliyeti olmayan o hastalarla da sabırla ilgilendiğini
görürdük.
Günün birinde bir yasa çıkardılar ve o çalışkan ağabeyimizi yaş haddiyle
emekli ettiler. Çok daha genç ama hasta yakınması dinlemekten bezmiş,
mesleki özenini yitirmiş bir sürü hekim dururken ağabeyimize vurdu
piyango.
Hiç sesini çıkarmadı. Bir gün baktık, kişisel eşyalarını toplamış, ayrılış
yazısını yazdırmış, gidiyor. Samimi olduğu meslektaşlarından birine veda
töreni, veda yemeği gibi bir şey istemediğini söylemiş. Bu onun istediği
ayrılış biçimi olmadığı için sessiz protestosunu hissedebiliyorduk.
Vedalaşmak için yanına gittiğimde sözlerimi tamamlamama engel oldu.
"dostlar arasında veda olmaz. Olsa olsa zorunlu ayrılıklarda, belki bir
cenaze töreninde olur ayrılık. Aradığınız zaman telefonun ucunda olacağımı
bilin yeter" diyerek susturdu bizleri. Hastane binasından birlikte çıktık.
Bahçe kapısına kadar gelmemi de istemedi. El sıkıştık. Gitmeden son kez
geriye dönüp hastane binasına ve her günkü hasta kalabalığına baktı.
- Bir ricam olacak. Beni arayan, soran hastalarımı sizlere emanet
ediyorum. Soranlara "emekli olduğumu ve hastalarını dosyaları ile birlikte
bize emanet etti" demenizi istiyorum. Lütfen onları sahipsiz bırakmayın.
İlk kez gözlerinin nemlendiğini görüyordum. Kısa süre sonra ağabeyimizi
emekli eden yasa uygulamadan kaldırıldı ancak ağabeyimiz gururuna
yediremediği için emeklilik kararından geri dönmedi. Hastanenin günlük
karmaşası arasında kısa sürede unuttuk ağabeyimizi. İş ortamının acımasız
törpüsü, kendine özgü zaman anlayışı kısa sürede unutturmuştu bizlere onu.
Aylar geçmişti bu emekliliğin üzerinden. Acil servis tıklım tıklım, bir
hasta başındaydım. Yoğun geçen nöbet akşamıydı. Yüksek sesle "saati olan
var mı" diye seslendim. Bir iki kişi cep telefonunu uzattı. "Öyle saat
değil, saniyesi olan saat istiyorum, kanama, pıhtılaşma zamanı bakacağım"
diye umutsuzca çırpındım. Birden emekli ağabeyimiz ile göz göze geldim.
Cebinden çıkardığı köstekli saatini uzatmıştı. "Bu işini görür sanırım"
dedi.
Hastanın durumunu birlikte değerlendirip tedavisini düzenledik.
Ağabeyimizi nöbetçi doktor odasına davet ettim. Pek değişmemişti. Emekli
olduktan sonra biraz kendisi ile ilgilendiğini kalp ve tansiyon sorunları
olduğunu, düzenli ilaç kullanmaya başladığını anlattı. Kullandığı ilaçları
bitmişti. Sağlık karnesine ilaç yazdırmak için geldiği hastanenin
kalabalığından ürküp geri döndüğünü, o nedenle akşam saati gelip ricacı
olduğunu anlattı. İlaçlarını yazarken biraz lafladık. Yıllardır hekim
kimliği ile girdiği binaya hasta kimliği ile girmek biraz zoruna gitmiş
gibiydi.
- Neler yapıyorsun, emeklilik nasıl gidiyor abi?
- Oraya buraya takılıyor, kitap okuyor, gazetelerin bulmacalarını
çözüyorum.
- Buraları, hastalarını özlüyorsundur, herhalde.
- Önceleri özlüyordum. Hekim kimliğimi bırakıp hasta kimliğim ile buralara
gelmeye başladığımdan beri farklı düşünüyorum.
- Nasıl bir farklılık oldu?
- Ancak hasta olunca anlarsın. Anlatması zor, yaşamak gerek sanırım.
- Sen yine de anlatmayı denesen diyorum.
Uzaklara, çok uzaklara baktı. Bir süre sustu, düşündü.
- Eskiden hayatı bir deniz, insanları o denizde yüzen tekneler olarak
görürdüm. Kimi gösterişli kotra, kimi küçük sandal, kimileri de yükünü
tutmuş şileplerdi benim için. Hastaneler ise o gemilerin yanaştığı
iskeleydi. Kimi zaman kendi istekleri, çoğu zaman dalgaların zoruyla
sığındıkları limanlardı hastaneler. Öyle limanlar ki, hekimlerin her gün
farklı bir hayata dokundukları, hayatı her gün hissettikleri yerlerdi.
- Şimdi de öyle değil mi?
- Her gün farklı bir hayata dokunmaktı mesleği benim için çekici kılan.
Emeklilik ile elinden oyuncağı alınmış çocuklar gibi hissetmiştim kendimi.
- Sonra ne oldu?
- Hasta oldum. Teknemi iskeleye yanaştırıp yardım istedim. Karşımdaki genç
meslektaşım bırak hayata dokunmayı hastasına dokunmaya korkuyordu. Muayene
bile etmeden hemen tahliller, filmler isteyip savdı beni başından. Ona
öyle öğretmişlerdi sanırım. O bildiği doğrulara göre çalışıyordu. Ama
hekim olarak hayata dokunmaktan kaçınıyordu. Halbuki hayat her yerdeydi ve
ancak sen istersen ona dokunabiliyordun. Dahası kendimle baş başa kalınca
pek çoğunu unuttuğumu sandığım anılar geldi gözlerimin önüne.
- Yani?
- Anlamıyor musun? O iskele zannettiğim, emekli olunca uzaklaştığımı sanıp
üzüldüğüm, hayatın limanı olarak düşlediğim yer hastane binası değildi.
İskele bendim. Benim üzerimdeydi iskele. Anılardan gelenler, eskiler,
yeniler dokunduğum tüm hayatlar bu iskelede buluşuyordu.
- Yani bizler iskelenin çalışanları değil miydik?
- Değildik. Çalışanlarını çıkarırsan kim ne yapsın bu binayı. Hangi hasta
uğrar buraya, düşünsene.
- Bunu fark edince ne yaptın?
- Emekliliği ayrılık olarak görmekten vazgeçtim. Madem iskele bendim.
Bulunduğum her yer hayatın iskelesi olmalıydı. Şimdilerde bağlı bulunduğum
tabip odasında "emekli hekimler komisyonunda" çalışıyorum. Önümüzdeki yıl
emekli hekimlerin sorunları üzerine panel düzenleyeceğiz. Beklerim.
Sağlık karnesini alarak, ayağa kalktı. Teşekkür etti. Odadan çıkmadan
hepimizin elini sıktı. Acil servisin kalabalığına karışıp gözden kayboldu.
başa dön
|